Sabah uyandı ve henüz nefesinin ritmi hızlanmadan, gözkapaklarını bile açmadan günün hazırlıklarını hatırladı. Elbisesini yeni almıştı, ütülemişti, çorapları, ayakkabıları hazırdı, yalnızca saçları ve tırnakları için kuaförüne gidecekti. Sabah tercümenin son düzeltmelerini yaparak bitirecek, yayınevine gönderecek, gidip güzelleşecek ve sonra yemek yapmak için kolları sıvayacaktı. En kalınından biftek severdi sevgilisi. Kasabın beklemiş özel etten doğradığı bonfile, üzerine karabiberli sos, tereyağlı pilav, bol yeşillik, ardından tatlı bir sürpriz: çilekli ve muzlu trifle. Sevgililer günü menüsü.
Yatağından kalktı, çok özlemişti onu. Tam on iki gündür görüşemiyorlardı, sevgililer günü için söz almıştı ondan. Heyecan, özlem, telaş, biraz endişe, endişeyi kovalamak için birkaç yatıştırıcı cümle, işe koyulma, bilgisayarda aksilik, kuaförde bekleme, eve dönerken çiseleyen yağmur, şemsiye almadığı için öfke, saçları kurutma makinesi ile yeniden düzeltme ve mutfak. Saat dört olmuştu bile.
Trifle işin en önemli bölümüydü. Paşabahçe’den bu özel akşam için aldığı büyük tatlı kadehlerini çıkardı, pastaneden aldığı kedi dillerini en alta dizdi. Çilekli jöleyi üzerlerine döktü. Parmaklarına bulaşan jöleyi yaladı. Yılbaşından kalma şişeyi açtı. Şeri, birazcık daha şeri damlattı, kokusu mükemmeldi. Bir katman çilek, bir katman İngiliz kreması, bir katman muz, sonra yeniden çilek, krema, muz ve krem şanti. En üste de yaban mersini. İki kadeh de mükemmeldi; görünüş, lezzet, fikir, herşey. Hafif soğuyunca kadehleri buzdolabına yerleştirdi. Saat beşi çeyrek geçiyordu.
Sevgilisinin gelmesine yaklaşık üç saat vardı. Hep saatinde gelirdi. Bu akşam tam sekizde kapıyı çalacak, sımsıkı sarılacak, “Nasıl özledim seni, biliyor musun?” diyecek ve dosdoğru yatağa gitmek isteyecekti. Onu zorla durduracak, “Olmaz, önce yemek yiyeceğiz, sonra...” diyecekti ve bonfilenin sosunu son bir kez ısıtmak için mutfağa girecekti. Mumların yumuşak aydınlığında yemek yerken...
Uzun yıllar önce sevgililer gününe taktım. Sevgilim yoktu; içindeki tükenince dolaba tıkılmış ve orada unutulmuş bir kavanoz kadar yalnızdım ve yalnızlığım yetmiyormuş gibi, alem Sevgililer Günü kutlamaları ile nispet yapıyordu. Düpedüz haksızlıktı bu kutlamalar! On dört şubat akşamı her şanslı kadın parfümünü dekoltesine boca ederken biz ne yapacaktık? Tabii ki sokaklarda protesto fazla kaçardı, dozu tutturmak için biraz düşündüm ve telefona sarıldım. Benim gibi yalnız arkadaşlarımla biraraya gelerek 14 Şubatı lanetleme ayinleri düzenledim.
Kalplerini boşluğa park etmiş ya da hala hayırsız sevgilinin son durağında kalakalmış dostlarımla içtik, eğlendik ve sıkı bir dayanışma gösterdik. Sevgililer Günü efsanesinin ticari manipulasyonlarından dem vurduk, medyanın klişeleşmiş “Nasıl bir sevgilisiniz?” ya da “Hangi burca hangi hediye?” testlerinden iğrendik. Durup durup özgürlüğün dayanılmaz hafifliğinden, aslında bir sevgili olmadan hayatın daha keyifli olduğundan emin olduğumuzu belirttik. Sonra yavaş yavaş çözüldük, aşıklara imrendiğimiz anları da sayıverdik ve vedalaşırken “Artık birini bulalım, seneye buluşamayalım inşallah!” dedik.
İnsanın kendisiyle dürüst olması kadar ferahlatıcı bir şey yok ne de olsa.
Sonra, dileklerimiz gerçekleşti ve buluşamadık artık. Öyle aşık oldum ki, arkamı bile dönüp bakmadım o ayinlere. Seneler sonra, dostluklarım yerli yerinde ve sevgilim hala yanımda, çok şükür! Tahtalara vuruyorum her sabah.
Sevgililer Gününe gelince, bana hala çok saçma geliyor. İlk neden, her kutlama gününün bir hediye ile desteklenmesi gereği. Sevgililer gününde alınması beklenen, hatta “gereken” hediye kavramı: Tek taş yüzük, adların veya başharflerinin sonsuza kadar bir metale kazınması. Verilmesi gereken hediye kavramı : “Onun çok sevdiği bir şey olmalı ve bütçemi gebertmeli” ya da “ Param yok ama, büyük kırmızı ve kalpli birşey almalıyım” ya da “Marka olsun, garanti olsun, utanmayayım”.
İkinci neden, bu hediyelere yüklenen anlamlar. İlişkinin nasıl gittiğini gülün renginden anlamak ya da hediyeye eklenen notta ne yazdığını enine boyuna incelemek. İyiye yormak, kötüye yormak, yanlış anlamak. Hediyeyi masaya yatırmak, otopsi yapmak: “Kaç para vermiş bakalım, demek ki onun gözünde değerim şu kadar...”, “Yanında değiştirme pusulası verilir mi hiç?”, “Aman Tanrım indirimden almış!”, “Ben onun annesine bile daha iyi bir şey almıştım”, “Sevgililer gününde bile iç çamaşırı olur mu? Beni sadece seks için seviyor...” Yorumlardan yorum beğenin.
Yeni yılın ilk günü yazıyorum ki, tüm yıl boyunca yazabileyim. Aslında, "Artık yazabiliyorum; bol bol yazayım bari..." demem lazım. Kasım ayının sonuna doğru bir felaket yaşadım. Çok şükür, şimdi çok daha iyiyim. Yine de sizlerle paylaşmazsam içim rahat etmez, çünkü sizi uyarmam gerekiyor!
Şu anda nasıl oturuyorsunuz? Dik mi, eğri mi? Parmaklarınız, kollarınız, omuzlarınız gergin mi, rahat mı? Ekrana doğru başınızın yaptığı açının yaşamınız için ne kadar önemli olduğunu biliyor musunuz?
Ben, maalesef biliyordum! Üniversitede ergonomi dönem ödevlerimi büyük bir özenle ofis ve ev ergonomisi üzerine hazırlamıştım! Ayaklarınızın altına yükseltici koymalısınız, bacaklarınız 90 derece, kollarınız koltuğa dayalı ve yine 90 derece olmalı. Sırtınız ve omuzlarınız koltuk tarafından sağlamca desteklenmeli ki, dimdik oturabilmelisiniz!
Özetle şöyle:


Evet, hepsini biliyordum, ama son altı yılımı laptop önünde geçirdiğim için hepsini gözardı etmişim. Sıkı sabah yürüyüşlerimden birinde üşüttüm ve doktorların deyimiyle "Hepsi tetiklendi!" Nasıl mı? Sağ kolumu baltayla parçalıyorlarmışçasına bir ağrı, ensemi oynatamama, sağ başparmağımda -halen süren- uyuşma! MR tetkiki sonuçlarının hepsini yazamam, ama en önemli teşhis, C5-C6 olarak tanımlanan omurlarımın arasındaki diskin yerinden taşarak sinir köküne baskı yapması: Boyun fıtığı! bir başka deyişle, bedenim "Yapmaaaa!" diye çığlığı bastı.
Diğer Makaleler...
- Yeni yılda makaslar fora!
- Tiyatro klubü anıları
- Anı defterleri, hedef sayfaları
- Pulsuz Dilekçe
- Nasıl bir hayat bu, Nurhayat?
- Kargacık Burgazcık Bir Güz Sabahı
- Sevgi konusu ve Masumi Toyotome'nin kitabından alıntı
- Yazı, EFT ve kilolarımız
- Problemi kişilerden ayırmak
- Kendini kandırmak ve bandırmak!
- Pozitif düşünce ve mutluluk
- Mutluluğu biliyoruz, unutuyoruz ve yeniden öğreniyoruz
- Mars Başakta, imdat!
- Leğenimi artık alabilirsiniz...
- Şu negatif insanlar! Çıkarın hepsini hayatınızdan...
- Polyanna haklı mıydı ? 3. bölüm
- Olumlu düşünce
- Yazarak iyileşmek
- Pollyanna haklı mıydı? 1. bölüm
- Pollyanna haklı mıydı? 2. bölüm
- Odaklanmak...
- Bu bir...
- Mutluluğu hak ediyor musunuz?
Sayfa 1 > 9

