Burgazada dönüşüm yalnız olacak. İstanbul’u yazanlar, Kalpazankaya’da yemek yiyorlar; ben yazımı bir çırpıda okuyorum, Maşallah ile buluşmak üzere koşarak ayrılıyorum. Maşallah kim mi? Faytoncu. Bizi tepeye o çıkardı, dönüş için gelmesini istediğimde “Bak, benim adım Maşallah, plakam 16, başka arabaya binersen hiç gelmeyeyim!” dedi. Tehdit değil, ama “Bana söz ver” cümlesinin mertçesi, biraz sertçesi. Kimbilir ona kaç kez “Şu saatte gel” dediler ve boşverdiler, o yüzden.
Ben zaten atlara kıyamam. O kadar yol gelecekler, bari yemeklerinin parası çıksın. Maşallah’a da kıyamam, önünde koca kış var. Maşallah ile iskeleye iniyorum. Sabah uğradığım kafeden on tane poğaça alıyorum, bizimkiler de tatsın; hem deniz atlamış yiyecek büyü bozar derler.
İskele, ada sezonunu kapatanlarla dolu. Bavullar, torbalar, pazar arabaları, güz burukluğu. Vapurun yerini tutamayan büyük motor yanaşıyor. Başımı kaldırıyorum, kaptan köşkünün iki yanındaki boş koltuklar gözüme çarpıyor. Pür telaş tırmanıyorum, kapan ben olacağım. Evet, minik zaferim: Kaptan köşkünün sol tarafında yerimi alıyorum. Müthiş mutluyum. Sessiz, sakin, o büyük maviliği seyredeceğim, ruhum gökyüzü ve denizle yıkanacak.
Ayrılıyoruz Burgazada iskelesinden, yönümüzü Kınalı’ya çeviriyoruz. Her yer masmavi! Rüzgar ılık. Bir tek sevgilim eksik, sol yanımdaki koltukta otururdu şimdi, Adaların tarihçesini hatmetmiş, bana anlatıyor olurdu. Nasıl olsa kavuşacağım bir saate kadar, böyle bir başıma olmak çok güzel. Deniz havası beynimi dolduruyor. Boşluk. Sözcükler yok şimdi, sadece renkler kalıyor... derken, çığlıklı, sevinçli kadın sesleri yaklaşıyor sırtıma. Lütfen...Lütfen. Yalnız kalmak istiyorum, yer yok.
Yine de geliyorlar, başları tülbentli, Anadolu kadınları. Biri yirmilerinde, incecik bir kız, diğeri annesi. “Ay inanmıyorum, burası yasak değil mi?” diye soruyor, “Yok, yasak değil, buyrun burası boş” diyerek çantamı kucağıma alıyorum. Önce kız oturuyor, heyecanlı. Tıpkı benim heyecanımı duyuyor; mavi renkli, çırpıntılı, köpüklü bir coşku. Yanımda ona da yer olduğu için seviniyorum şimdi, kıyamam ki.
Genç kız, “Ay anne, vallahi çok acıktım” diyor, sol elim otomatik olarak poğaçaları çıkarıyor, bu konuşkan kadınlara ikram ediyor.
Kola
yca, hiç çekinmeden alıyorlar, poğaçalar ağızlarında, “Bir de çay olsa” derlerken, sırtımızda üç bardak çay beliriyor. Vapur kaldırılmış ama, çaycı baki. Anne yanıma oturuyor, çayı beğeniyor. Kalın kaşları, ışıltılı küçük gözleri var. Güneşli yüzüyle başlıyor anlatmaya.
“Biz ana kız haftanın altı günü çalışıyoz. İstanbul’un her yerinde pazarda yaprak satıyoz. İncecik güzeldir yapraklarımız. Tokatlıyız biz, orda basıyom yaprakları, burda satıyoz. Bugün erken bitti, son bi kilo kalmıştı, iskelede biri istedi, üç liradan veriverdim garibana, sevindi, bu sefer de kar etmeyeyim. Olsun, hayrını görsün. Aslında yedi-sekizden satıyoz. Kendimi methetmek gibi olmasın, pek de güzel sararım. Benim sarmam çerez gibi yenir”. Kızı lafa karışıyor; “Ay annem diye söylemiyom, çok güzel yemek yapar. Bir cevizli böreği vardır, anlatamam”.
İşte o an bir şey oluyor, kendimi kadının mutfağında buluyorum. Tüm ayrıntılarıyla cevizli böreğini anlatıyor; ellerini, parmaklarını izliyorum. Hamuru özel tepsisinde açıyor, vura vura tavına getiriyor, parçalara bölüp bastırıyor, kıyılmış cevizleri parmaklarının ucunda döndürerek hamura yayıyor, biraz gevşekçe sarıyor, tepsiye aralıklı diziyor ki, birbirine yapışmasın. Nasıl da seviyor börek yapmasını, sanki kalbinden bir şey böreklerin üzerine akıyor, onları kaplıyor, parlatıyor. Sabırsızca bekliyorum böreklerin yuvarlak fırından çıkmasını. “Sadece ceviz mi?” diye soruyorum, “Sadece ceviz” diyor, sihirli bir formülü açıklar gibi.
“Kendimi methetmek gibi olmasın, ben çok da temizimdir” diyor, “Temizlik imandan gelir. Gelinim önce beni anlamadı, ama şimdi o da çok seviyo, o da şimdi çok temiz. Geçen gün eve bi geldim, heryerleri temizlemiş, toplamış, somyaların altını boşaltmış, eşyaların yerini değiştirmiş. Nasıl beğendim, nasıl; evi tanıyamadım, bir başka olmuş vallah.” Araya girip bir şey söylememe imkan yok. Öyle güzel, öyle sevecen konuşuyor ki, bölmek istemiyorum.
“Şimdi kendimi methetmek gibi olmasın, ben beş kız yetiştirdim. Bunun adı Gürbiz. Gür-Biz. Babası öyle istedi, erkek ismi; ama çok iyidir. Çok yer, hep yer, hiç kilo almaz. Birinin adı Gülşen, birinin adı da Gülcan. Gülcan öğretmen oldu, anaokulu öğretmeni, damadım da öğretmen, bir erkek torunum var. Maşallah çok iyi yetişti.”
Araya giriyorum, “Benim de adım Gülcan” diyorum. Şaşırıyor, seviniyor. “Benimki Nurhayat” diyor, “Amcam istemiş, çok ısrar etmiş, bu çocuğun adı Nurhayat olacak demiş, annem de kabul etmiş.” Tabi ki Nurhayat. Başka bir isim olamazdı, adamın içine doğmuş.
Işıklı yüzü ve çınlayan sesiyle devam ediyor, “Artık emekli olacağım, iki ay kaldı. Kocamın primlerini ödüyorum, iki ay sonra onu emekli edeceğim, ben de olacağım. “Kendinize prim ödediniz mi?” diye soruyorum, “Yok, yok” diyor, “Kocam emekli olsun, ben de çalışmam artık. Öylesine emekli olacağım yani. Methetmek gibi olmasın, kocam da çok iyidir. Biz çalışıyoz ya, o da yemek yapıyo. Pek de güzel yapıyo hani.”
Kızı Gürbiz, “Ayyy, geçen gün bir köfte yapmış, inanamadık. Vallahi tadı çok güzeldi” diyor, rüzgar tülbentini aralıyor, aldırmıyor. Aklı fikri yemekte. “Mercimek çorbası bile yapmış” diyor Nurhayat. “Çok iyi insandır, kocam diye söylemiyorum, onu herkes çok sever” diyerek göğsünü kabartıyor.
Kızı Nurhayat’a bakarken, yüreği yumuşuyor,eriyor. Görüyorum. “Ben anneme çok düşkünümdür. Annem hep böyledir, hep güleryüzlüdür” diyor.
Nurhayat, “Kendimi methetmek gibi olacak ama, ben iyi kalpliyim. Bakma, ufak tefeğimdir ama becerikliyimdir, temizimdir. Temizlik imandan gelir” diyor. Başını çeviriyor, gözleri uzaklara dalıyor. “Bak, bak. Güzel Allahım neler yaratmış” diyor. Yükseklerdeki bulutları, Marmara’nın laciverdini, martıları gösteriyor.
Kendime geliyorum birden. İnsana duyduğum hayranlıktan uyanıyorum. Doğaya da hayranım, ama Nurhayat’ın yerini tutmuyor. Rüzgar hala onun sözlerini yankılıyor kulağıma. Herşeye, herkese ve kendine hayran Nurhayat. Tokatlı, pazarda asma yaprağı satan Anadolu kadını, yaşama sevdalı Nurhayat, benim hayatıma ışığını bırakıyor, pırıl pırıl parlıyorum, cevizli börekler gibi.
Kızının adını “Gülcan” koymuş, adımı beğeniyorum birden. Bostancı iskelesinde sevgilim bekliyor. İşte, orada. Dünyaya methetmek istiyorum, sevgilim harika bir insandır...
Gülcan Arpacıoğlu
27 Eylül 2010

