Mutlu doğuyoruz, sonra nasıl mutlu olunacağını unutuyoruz ve yeniden farklı yollarla keşfediyoruz.
Sonunda eğer yeterince deneyim elde edebilmişsek mutlu veda ediyoruz.
Mutluluğu unuttuğumuz ve yeniden öğrendiğimiz bölüm, daha çocukluk yaşlarında sosyalleştiğimiz döneme denk geliyor. Sosyalleşme demek içgüdüsel davranış ve düşüncelerimize, özgürlüklerimize toplum tarafından kısıtlamalarr getirilmesi sonucu, diğer kişilerle iletişime geçebilmemiz ve birlikte birşeyler deneyimlememizdir, birlikte yaşamayı öğrenmek demektir. Sosyalleşme başladıysa, kurallar, kısıtlamalar, zorunluluklar başlamış demektir ve ilk sosyalleşme aile içinde olmaya başlar. Sonra işin içine daha geniş çevre girer ve kurallar daha fazla artar. Hem aile hem de toplum bize bu dönemde karışık mesajlar vermeye eğilimlidir. Kafamız öylesine karışabilirki, doğru-yanlış nasıl ayrılıyor başlarda bocalayabiliriz, tepkilerimiz tahmin edilemez olabilir. Kuralları, toplumu, toplumun ve bireylerin zayıf noktalarını ve en son kendimizi keşfettiğimiz dönemde ise sosyaleşme olgusunu sindirmişiz ve artık başedebiliyoruz demektir, dengeli tepkiler vermeye başlayabiliriz. İkilemler, belirsizlik, emin olamama, algılayamama, anlayamama bizi tedirgin eder, endişelendirir ve bu durumda mutlu olmak neredeyse imkansızdır.
Değişimlerin olduğunu kavrayıp, eskiyi değiştirmek durumunda kaldığımız zaman mutsuzluklar fazlalaşır ve hemen önlem alıp, değişime uyum göstermeye çalışmak en akıllıca seçim olacaktır. Uyum ne kadar hızlı ve çabuk olursa tekrar bir istikrara kavuşma ile mutlu olmaya başlayabiliriz. Çocuklara, değişimlere nasıl uyum sağlayacaklarını çok küçük yaşlarda öğretmemiz demek, onların hayata daha sıkı tutunmalarına ve daha mutlu, huzurlu olmalarına neden olacaktır. Belki şu anda, yaşımız ilerlese bile pek çoğumuz değişimlere ayak uydurmayı bilemiyoruzdur, çünkü bunun ne kadar gerekli bir öğrenim olduğu eskiden pek anlaşılamamıştır ve bize öğretilmemiş olabilir. Zor yoldan öğrenenler çocuklara bunu kısa yoldan anlatsa ne kadar iyi ederler!
Toplum, demekki bir şekilde mutlu olma hakkını kendimizden ve hatta başkalarından esirgememiz gerektiğini öğretip, bir de üzerine kıskançlık, nefret ve öfke, intikam gibi duyguları geliştirmemizi destekliyor. Bu her zaman böylemidir diye soran olursa, tarihe baktığımız zaman, göçebe toplumların olduğu dönemlerde bu öğretilerin yeni yeni başladığını ama hala mutlu olmaya devam ettiklerini, yerleşik topluma geçtikten sonra, hayat şartlarının daha da sertleşmesi ile, savunma mekanizmalarının devreye girdiğini ve baştan beri devam eden karmaşık öğretinin güçlenerek devam ettiğini görürüz. Toplum ve iletişim araçları, daha doğrusu medya, birey için yanlızlaşmayı daha doğru bulduğu için, bireyselleşme adı altında güvensizliği, endişeleri, kıskançlığı ve doyumsuz istekleri tetiklemeyi tercih ederler.
Bunu toplumun her kesiminde kolaylıkla görebiliriz. Mesela, şirket yapılarını ele alalım. Yöneticilerin büyük bir kısmı, bir grubu yönetebilmek için grup içindeki bütün bireylerin iş dışındaki pozitif iletişimlerini engellemeye ve bir şekilde bu grubu yönetebilmek uğruna, olumsuz düşünce ve davranışları desteklemeye başlarlar. Bunun amacı yöneticinin o grubu kolaylıkla, istediği yönde manipüle edebilmesidir ve aslında bu bireyin mutluluğu açısından tehdit edici bir unsurdur. Bunun yanında daha az bir kesim olan değişik felsefi bir yaklaşımı olan yönetim ve yöneticiler de mevcuttur. Toplumun bir arada olmasını, ilk önce tek tek bireyleri ve daha sonra toplum içindeki bireyi desteklemek ile olacağına inanarak, bu yolda bir yönetim izlerler. Her birey önemlidir, her birey tek tek motive edilmeye, mutlu edilmeye ve değişime adapte edilmeye çalışılır ve grup total olarak mutlu olduğu zaman başarı büyük olacaktır. Bu yöntem aslında o kadar kolay uygulanmadığı ve bireyleri tek tek mutlu etmke kolay olmadığı, zaman aldığı için, ilk görüşü benimseyen ve uygulayan yöneticiler daha çoktur. Kısa yoldan başarı elde etmek mümkün olabilir ama uzun vadedeki başarıyı, bireyleri tek tek destekleyen yönetim elde edecektir ve başarısı daha uzun vadeli olacaktır. Bir ülkeyi yönetmenin en iyi şeklinin böl- yönet politikası olduğu günümüzde, hem gruplar hem de grup içindeki bireyler yalnızlaştırılarak, mutsuzluğa, doyumsuzluğa itilirler. Yeterince motive edilemezler, kendilerini gruba dahil hissetmezler, küçümsendiklerini ve hatta haklarının yendiğini düşünerek, değişimlere karşı daha hassas olarak, endişe geliştirirler ve grubun başarısı bir süre sonra düşmeye başlar. Önemli olan şirket değil, şirketin içindeki tek tek bireylerdir. Tek bir birey bile başarıyı tamamen etkileyebilir. Bu nedenle daha uzun vadeli düşünmek, bireyleri motive etmeye çalışmak, desteklemek, onların mutlu olmasını sağlamak toplumun bir bütün olarak daha mutlu olmasına, böylece daha üretici ve destekleyici olmasına neden olacaktır. Böylece toplum bir bütün olarak ileriye daha pozitif bakabilecek ve daha yaratıcı olabilecektir.
Öznur Peksoy - Psikolog

