“Altmışlarda ada, adaydı” diyor. “Altmışta geldim adaya. Altmışta ada başkaydı” diyor.
“Nasıldı?” diye soruyorum.
Uzun bir “Oooooo” çekiyor, “Balıkçılar vardı, restoranlar falan, bambaşkaydı işte” deyip; ellerini havaya doğru sallıyor , hafızasının parlak resmini anlatamıyor. Kasketini çıkarıyor; seyrelmiş saçlarının, eski kalın dalgalarını hatırlarcasına, yana yatırıyor birkaç telini.
Birden, “Şaka! Şaka! Şaka vardı. Çok şaka yapardık, çok” diye yükseliyor hasır iskemleden. Onun yüzü aydınlanıyor, benim içim. Özlenen kahkahaları duyar gibi oluyorum.
Jönev konuşmaya katılıyor, “Bizler genceciktik, kocamla bir yandan bakışır flört ederdik, bir yandan uzun eşek oynardı kocam” diyor. Gazetelerini almış, masanın üzerine bırakmış. Kedileri besliyor.
“Eva İstanbul’a indi, kedilerine ben bakıyorum” diye açıklıyor adama.
İnanamıyorum! Grili beyazlı pembe burunlu kedi beni tanıyor, hatırlıyor. İki hafta önce doğumgünümde onu beslemiş, fotograflarını çekmiştim. Tam da kafenin önündeki banklarda.
Jönev, “Evet, evet budur” diyor, “Başka bu renkte olan yok.”
Kedi çantama sinmiş mama kokusunu içine çekiyor, patisini koluma dayıyor, “hani o lezzetli şeyden” istiyor. Çantamda mama yok. Sabah kendim için hazırladığım beyaz peynir ve bol tahıllı ekmek karışımını çıkardığım anda kediler, köpekler ve kargalar üşüşüyor.
Jönev ısrar ediyor: “Vallahi doyurdum, aç değiller” diyor. Sanki sorumluluğunu yerine getirmemiş, suçluluk adımlarıyla görümcesinin iki adım ötedeki evinden biraz daha mama getiriyor.
Adam çayını içiyor, “CHP çıktı ya adadan, bunca yıllık vapurları kaldırdılar” diye şikayet ediyor. “Kışın lodosta, sen olsan biner misin bu motorlara?” diye soruyor. Vaktim oldukça kaçacağım tek yer Burgazada, “Tabii ki binerdim” demek geliyor içimden, diyemiyorum.
“Geceleri doktorumuz yok adada. Birimize bir şey olsa...” diye yarım bırakıyor cümlesini.
Kafenin sahibine soruyorum, ekime kadar açıkmış. Sonra rüzgardan durulmuyormuş. “Zaten kimse uğramaz kışın” diyor. Restoranlar devam edermiş sadece. Grili beyazlı, yeşil gözleri sürmeli kedim için endişelenmeme gerek yokmuş, balıkla beslenecekmiş artık.
Kışın adada üç yüz veya dört yüz kişi olurlarmış. Jönev, “Ama hangi kapıyı çalsan, bilirsin ki kahven hazır” diyor. Hepsi başını sallıyor, hepsi kardeş, dost. Jönev, “Biz ayrı isimler, ayrı dinler hiç olmadık, hep beraberdik” diyor. Hepsi Adalı.
Aklıma sevgilimin defalarca okuduğu, kendine dönmek istediğinde başbaşa kaldığı kitabının kapağı geliyor: “Islands- by John Fowles”.
Bir kez daha anlıyorum. Adada yaşamak için insanın kendisiyle ve çevresiyle barış içinde olması gerekiyor. Huysuz insan, gergin insan adada yapamıyor.
Burgaz, sevgilimle, kendimle olmayı seçtiğim yer. Tıpkı adı Pirgos gibi: kule, burç, kale gibi. İçimin kalesine, cennetine kapanmak ve özgürleşmek demek benim için.
Gülcan Arpacıoğlu
24 Eylül 2010, Yeşim Cimcoz’un “İstanbul’u yazıyorum” etkinliği
www.istanbuluyaziyorum.com
| < Önceki | Sonraki > |
|---|

